Sigur Rós // 2013 // Istanbul

sigur

Güzel haberlerin ardı arkası kesilmiyor! Anlaşılan muhteşem bir yaz bizi bekliyor. Heyecanımız dorukta! Blur, Prodigy, Placebo, Basement Jaxx, Maccabees, Snoop Dog, The Noah and The Whale, Nicolas Jaar.. Ama aralarında öyle bir isim var ki, uzun zamandır hiçbir konser bizi bu kadar heyecanlandırmamıştı; Sigur Ros İstanbul’a geliyor! Üstelik Haziran ayında piyasaya çıkacak son albümleri Kveikur’dan birkaç şarkı da olsa dinleyebileceğimiz müjdesiyle!

Kutup bölgesine en yakın başkent olan Reyjkjavik’te kurulan grup, ilk albümleri 1997 yılında çıkan ‘Von’ olsa da, dünya çapında tanınmışlığını ikinci albümleri Agaetis Byrjun’a borçlu. Esasında sadece İzlanda’da yayınlanan albüm, 2000 yılında İngiltere’nin önemli plak şirketlerinden Brighton Fatcat Records tarafından keşfedilerek İngiltere’de de yayınlaması ve sonrasında MCA Record’la Amerika’da büyük ilgi gören 2001 yılında gerçekleştirdikleri ilk turneleriyle tüm dünya tarafından tanınmış oldu. Kurulduğu günden itibaren 7 albüm yayınlayan grup her albümlerinde özgün bir durum yaratmayı başarmıştır. Sadece bir parçalarını bile dinlemek samimiyetlerini, hüzün ve umudun birbirine karıştığı, bir çeşit trans etkisi yaratan melodilerini anlamaya ve şaşırtmaya yetiyor. Özellikle grubun vokali ve isim babası Jonsi’nin, Vonlenska (Hopelandic) dili olarak bilinen, gramer kuralları ve anlamı olmayan kelimelerle, daha doğrusu seslerle ruhumuza bağlandığı anların esas amacı dinleyicinin, dinlediklerinden kendi anlamlarını çıkarmaları…

Her ne kadar artık klavyede Kjartan’lı günleri geride bırakmış olsalar bile Jonsi, Georg ve Orri’nin her konserlerini bitirdikleri poppglaid performaslarıyla bizi büyüleyeceklerine eminiz. Eğer poppglaid ne diye soracak olursanız vaktinizi ayırmanızı ve bu videoyu izlemenizi öneriyoruz. Zaten izledikten sonra konsere hemen bilet almanız an meselesi;

Konser öncesi grubu daha da yakından tanımak ve İzlanda’da gerçekleştirdikleri,

spontane konserlerden oluşan özel projeleri Heima ’yı izlemek istersiniz diye düşündük.

Biletler tükenmeden mutlaka alın!

Reklamlar

Twee as F*ck! // Twee Pop 101

Geçen ay Belle and Sebastian’ın bu yaz Türkiye sınırlarında konser vereceğini duyunca içimizi tatlı bir mutluluk sarmıştı, yüreğimiz adeta hop oturup hop kalkmıştı bu haber karşısında. Ama bu ay efsane grup Türkiye’deki konserini iptal ettiğini duyurdu. Sadece Türkiye’de değil Avrupa’da vereceği bütün festival konserlerini de rafa kaldırdı. Tam da kendimizi ılık bir yaz akşamında twee pop’un sevimli ve utangaç melodilerine bırakmaya hazırlanıyorduk ki hevesimiz kursağımızda kaldı, Belle and Sebastian’ı canlı kanlı görmek başka bahara kaldı.

Bahar demişken… Çiçeklerin renk renk açması, kuşların cıvıl cıvıl ötmesi gereken şu Nisan ayında resmen bahara hasret kaldık. Bünyeleri yaz hayaliyle mutlu etmek, dışarıda hava kapalıyken kulaklarımızı güneşli tınılarla doldurmak için biz de B&S’ın kursağımızda bıraktığı hevesle renkli bir twee pop listesi hazırladık, indie pop’ın alt kültürlerinden biri olan twee pop neymiş ne değilmiş bir bakalım dedik!

Başlangıcı 70’lerin sonuna giden twee pop, post punk akımının sonlarında ortaya çıkan bir nevi indie pop kültürünün shoegaze, chamber pop gibi bir alt genre’ı olarak görülüyor. Sevimli, kızlı erkekli vokaller, tralala’msı sözler, neşeli gitarlardan oluşan twee pop, günümüze kadar çok farklı şekillerde karşımıza çıkıyor ve aslına bakılırsa İngiltere ve özellikle İskoçya’yı etkisi altına alan, “pop” akımının önemli bir alt grubunu temsil ediyor. Kulağa sabun köpüğü gibi, hafif melodilerden oluşan bir tür gibi gelse de, twee pop akımından birçok müzisyen etkilendi ve hala geçerliliğini koruyor. Field Mice, Talulah Gosh, The Shop Assistants, The Pastels, Belle and Sebastian ve daha sayamayacağımız niceleri gibi önemli grupları barındıran twee pop’a küçük bir pencereden bakalım deriz.

Belle&Sebastian – Funny Little Frog

Bu kadar Belle&Sebastian’ın kulağını çınlatmışken, listede onlara yer vermemek olmaz. B&S’ı sadece bir twee pop grubu olarak görmek pek doğru değil, ama kesin olan bir şey var ki o da neşeli müzikleri ve grubun beyni Stuart Murdoch’ın genelde pek de neşeli olmayan şarkı sözleriyle müzik dünyasına isimlerini efsane gruplar arasına yazdırdılar.

The Vaselines – Jesus Wants Me For A Sunbeam

Kurt Cobain’in en sevdiği söz yazarlar olan ve her fırsatta bu sevgisini dile getirdiği Eugene Kelly ve Frances McKee’den oluşan The Vaselines, 80’lerin twee pop gruplarından. Nirvana tarafından da “Molly’s Lips”, “Son of a Gun”, ve “Jesus Wants Me For A Sunbeam” gibi şarkıları coverlanan grup en son olarak 2010 yılında Sub Pop etiketiyle Sex with an X  albümünü yayınladı.

The Shop Assistants – I Don’t Wanna Be Friends With You

1984 yılında B&S’inde ana vatanı olan Edinburgh’de kurulan The Shop Assistants, twee pop akımının en önemli gruplarından biri olarak kabul ediliyor. Yoğun bir şekilde post-punk gitarlarının etkisi görülen “I Don’t Wanna Be Friends With You” ise grubun en bilindik şarkılarından.

Acid House Kings – This Heart Is A Stone

Saçlarına ve kıyafetlerine bakınca 70’lerden fırlamış bir ABBA, isimlerine bakınca çılgın bir acid house grubu gibi dursalar da Acid House Kings, 1991 yılında İsveç’te kurulmuş bir twee pop grubu. İnsanda dinlerken sağa sola sallanıp, parmaklarını şıklatma ihtiyacı hissetiren şarkılar yapan Acid House Kings, kızlı-erkekli vokallerle, şeker gibi sözlerle resmen baharın habercisi.

Camera Obscura – Lloyd, I’m Ready To Be Heartbroken

Stuart Murdoch’ın bizzat keşfettiği (çok da iyi olmuş) hatta ilk albümlerinn prodüktörlüğünü yaptığı Glasgow’lu Camera Obscura ilk olarak 1996 yılında kuruldu. Twee pop’un hakkını sonuna kadar veren “Lloyd, I’m Ready To Be Heartbroken”, diğer bir Glasgowlu indie pop grubu Lloyd Cole and the Commotions’ın “Are You Ready To Be Heartbroken?” adlı şarkısına cevap niteliğinde.

Babamın Cesetleri // Krek

babamin_cesetleri

Santral’in içinde kalan ender mekanların başında geliyor Krek. Tesise çoktan küsmüş kesimin, ziyarete devam etmek için yegane istisnası hatta. Özel tiyatrolar arasından sıyrılmış, Dot’tan bile farklı bir deneyim sunan özel bir yer. Çok iyi oyunlara ev sahipliği yapıyor elbette ama biz ‘Babamın Cesetleri’ni anlatmaya gayret edeceğiz.

Bir ailenin iç hesaplaşması olarak özetleyebiliriz aslında. Muhabirliğe gönül verip, dünyanın dört bir yanında, savaş fotoğrafçılığı yapmış bir babanın, arkasında bıraktıklarını konu alıyor. Ona, uzun zaman önce sırtını dönmüş olan eşi, küskün oğulları ve gelini, son nefesini vermek üzereyken hastanede yanına geliyor babanın. Refakat sürecinde, ailenin nasıl büyük krizler içinde olduğunu, çarpıklıkların sebeplerini ve sonuçlarını anlamaya çalışıyoruz. Şerif Erol’un (Baba rolünde) uzun tiradı, sadece tüyleri diken diken etmekle kalmıyor. Boğazınızı düğümleyip, sizi etkisi altına alıyor. Bizi çok güldüren replikleri de var elbet ancak, oyunun geneli ciddi bir psikolojik gerilim ve koyu kıvamlı bir dram diyebiliriz. Bazı noktalarda, Çağan Irmak ajitasyonu kokuları almış olsak da, beş üzerinden 4 verdik.

krek

Oyunun yazarı Berkun Oya, ‘Babamın Cesetlerini neden yaptınız?’ sorusuna şu cevabı veriyor:

Oyunu, oyunun oluşturulma fikrini ve yazmayı, gündelik işlerden ayırmıyorum. George Carlin’in bir lafı var ‘Always do, whatever’s next’ diyor. Benim için hayat öyle kolay ve aslında hep öyle yapıyorum galiba. Hayat sıradaki şeyi yapmaktan daha karışık değil gibi geliyor. Birden bir oyun yazma ihtiyacı, isteği gibi bir şey olmadı hiçbir zaman. Kendiliğinden gelişiyor her şey.

MUHSIN AKGUN

Portecho ile Nublu’da // Bomonti

bomonti_nublu

Tan Tunçağ ve  Deniz Cuylan, nam-ı diğer Portecho, 4 yıldan sonra yepyeni bir ritmik kurgu ile karşımıza çıktı. Bildiğiniz gibi geçtiğimiz günlerde yepyeni albümleri Motherboy’u piyasaya sürdüler. Albüm çıkar çıkmaz da sevenlerine Bomonti sponsorluğunda minik bir sürpriz hazırladılar. Portecho, 8 Nisan Pazartesi akşamı Nublu İstanbul’da oldukça sürprizli ve davetlilere özel bir geceye ev sahipliği yaptı. Biz de hep beraber oradaydık. Grubun o gece bizim için hazırladığı en büyük sürpriz ilk defa gerçekleştirdiği , ‘Story Telling’ adını verdiği akustik performanstı. Sahnede oldukları süre boyunca  parçalarını akustik olarak ilk kez çalarken bir yandan da bizlerle sohbet edercesine parçalarının öykülerini paylaştı.  Hem eğlenceli hem de samimiydi. İçeride çok güzel bir kalabalık vardı. Açıkçası Pazartesi akşamından beklenmeyecek kadar eğlenceli ve güzel müzikli bir gece oldu bizim için..

gurkangurel