Trendin Özü: Mutluluk Arayışı ve sürüden kopmama eğilimi… // Ece Şirin

Trendin Özü: Mutluluk Arayışı ve sürüden kopmama eğilimi…

Trendi şöyle tanımlamak gerekiyor: “İnsanın kendini gerçekleştirme konusunda yaratımları ve güçlü olanların yaratımlarının daha güçsüz olanlara yayması”. Bu sistemde en büyük gerçek ve prensip birilerinin birilerine bir şeyler satmasıdır. Yani satabiliyorsanız trend yarattınız, satamıyorsanız, trendi oluşturamamışsınızdır… Satmak, kazanmak, oyunda var olmak endişesi… Satmaya çalışılan şey “mutluluk ve haz”… Ama “mutluluk ve haz”ın tanımı değişti ve daha da değişecek. İnsanın en temel ihtiyacını “kendini gerçekleştirme” olarak alırsak, bu yolda atılacak tüm adımlar için trendler büyük rol oynar… Yani “Bir şey trend olmuşsa – Bir çok kişi tarafından kabul edilip uygulamaya geçilmişse – o şey iyidir ve nasıl başkalarına faydası olacaksa, bana da faydası olur” varsayımı…

Bu varsayımın özü ise insanın bitip tükenmeyen mutluluk (haz) arayışına gider… Yani mutluluk bulma yolunda trendler çok önemli mihenk taşları olarak yaşamımızı büyük ölçüde etkilerler… İç sesimiz “aman bir şeyden eksik kalmayayım” der.

Mutluluğun tanımı şirketlerde satış ve kar olduğu için, trendleri kaçırmamak ve ayak uydurmak müthiş bir trend olmuştur… Trendler özel hayatlarımız kadar şirketlerde yaptığımız işleri, oralarda aldığımız eğitimleri, ofislerimizin renklerini, tasarımlarını, işe giderken giyilecek kıyafetleri ve şirketin büyük çapta yaptığı her türlü teknolojik ve sistematik yatırım ve uygulamaları etkiler. Tüm bu trendlerin ne işe yaradıklarını hala daha şirketin en tepesinde oturan yöneticiler, sahipleri ve müşterileri için birer soru işareti, düşünmemek elde değil… Bu eğilimleri “sürüden kopmamak eğilimi” olarak nitelendirebiliriz.

İlerleme ve gelişim çalışmalarında bugün dünyanın ve insanın geldiği yer hiç de iç açıcı değil. Ama duruma pozitif açıdan da bakabiliriz: şimdi de durup sorgulama trendine geldik…  “Acele et dünya! Hemen yavaşla!” Biz yaptık, biz bozduk, şimdi de biz düzelteceğiz yeniden.

İnsanlık Maslow piramidinde yukarıya doğru tırmanıyor… Joseph Campell’in Kahramanın Yolculuğu Döngüsünde dönüyor… Kendini gerçekleştirme yolunda içinden gelen sesi dinliyor, krizle karşılaşıyor, tam her şeyi kaybettiğinde ya içindeki kahramanı keşfediyor ve tekrar doğuyor hem de öncekilerden daha güçlü olarak ya da ölüyor…

Kriz zamanı “Dışarıda ne oluyor? Trendler ne yöne gidiyor ? Kimler ne yapıyor aman eksik kalmayayım” zamanı değil artık… İçimize dönüp kendimizi keşfetme, bugün işimize yaramayan parçaları, düşünce sistemlerini, alışkanlıkları teker teker ayıklama, ait oldukları yerde yani geçmişte bırakma ve yeniden doğma zamanı. Yani yaratıcılık zamanı.

Ama bugün ne oluyor diye baktığımızda; ortada çok acınacak bir durum var: birçok firma, ve birçok insan; neler “in”, neler “out” diye bakıyor ve “trend” kavramına ayak uydurmaya çalışıyor. Oluşturulan trendleri takip etmek için fuarlara gidiyorlar, son dergileri alıyorlar ve sadece birileri yapıyor diye benzer tasarımlar, benzer ürünler, benzer servisler yaratıyorlar ve sonuçta bir çoğu başarısız oluyor. Trende ayak uydurayım derken işin “özü” kaçıyor, şizofren markalar ve ikoncan şirketler ortaya çıkıyor… Tüm bu hareketlerin yani üretimlerin ve yapılanmaların tüketiciye karşı bir saygısızlık olarak yansıdığını görüyoruz. Bu şuursuz hareketler sonucunda ise daha da kötüsü “şuursuz bir toplum” ya da bilinçsiz bir toplum ortaya çıkıyor… Bu bilinçsizlik, şuursuzluk aynı bir bulaşıcı hastalık gibi herkese toplumun her kesimine yayılıyor… Toplumun en önemli tüketici kitlesi olan kadınlar, saçma sapan kıyafetler giyiyorlar, kendilerine hiç yakışmayan saç modelleri ve renkleriyle ortaya çıkıyorlar. Paralarımızı, zamanımızı ve enerjimizi trendi yakalamak diye çarçur ediyoruz.

Endüstriyel Çağdan Kavram Çağına: Öze dönüş… Keyifli ve heyecanlı bir yolculuk… Ruhun ekonomik sisteme tekrar entegre edilmesi

Ruhunu kaybeden her şey ölüme mahkûmdur. Ruh, araştırma raporlarında veya dergilerin ‘in ve out’ köşelerinden edinilemez… Ruh bizim içimizde… Başkalarının trendleri bizim ruhumuz haline geçemez… Herkes için her şey olamayız… Kim için ne olmak istediğimizin sorusu ve araştırması bizi; yepyeni, keyifli, heyecanlı bir yolculuğa çıkarabilir. Hayatın amacı “mutluluk” ve hayat yolculuğu bir “tekamül” yolculuğu değil mi zaten? O yüzden, dünyanın her yerinde tüm futuristler ve bilirkişiler “change is constant”  tek değişmez olan değişim derler. Saçma olan “nasıl değişeceğimizin” cevabını birilerine sormak. Aslında bu soruyu başkalarına sorduğumuzda kendi sorumluluğumuzu onlara teslim ediyoruz demektir… Önemli olan kendi değişimimizin, değişen ihtiyaçlarımızın, değişen bakış açılarımızın, değişen teknolojilerimizin farkında olmak ve uyum sağlamak diğer bir değişle yani “teslim olmak”…

Eğer 50 yaşındaki bir kişi hala 20 yaşındaki bir kişi gibi yemeye ve içmeye devam ediyorsa bunun sonuçları doğal olarak o kişi için iyi olmayacaktır. Bu yüzden sağlığına önem veren insanlar neyi yapabileceklerine, neyi yapamayacaklarına dikkat ederler ve ona uygun bir yaşam tarzı belirlerler. Şirketler ve markalarda doğdukları zamanla 10 sene veya 20 sene sonra hala daha aynı şartlarda olamazlar.

Maslow’un piramidinde (en azından dünyanın sol yarımküresinde) tepeye yaklaştıkça; kendini gerçekleştirmek kişinin öncelikleri arasında… Anlam arayışı sadece kendimiz için değil, dokunduğumuz her şey için geçerli… Bu da ruhun ekonomik sisteme tekrar entegre edilmesi demek… Ruhu olan şirketler, ruhu olan ürünler, ruhu olan kampanyalar, ruhu olan insanlar ön planda olacak… Samimiyet, gerçeklik, anlam, hikaye, öz, güzellik, geçmişe duyulan saygı ve özlem bir diğer deyişle yani geçmişin değeri, eğlence, rituel, bağlantı ve ilişki (community), sentez, empati, anaerkil bakış, bütünsellik…

Tüketici değişti, rekabet değişti, teknoloji değişti. 20 sene önceki kurulan şirketin doğuş amacı bugünün pazar ortamı için artık geçerli olamaz. O zaman yeni misyon yani “ruh” ne olmalı? Bunun cevabı ise araştırma dosyalarında değil, şirketi yönetenlerin kalbinde ve kafasında olmalı. En acı olan durum, şirketlerin 2-3 gün kapanıp vizyon çalışması yapıp, sonuç olarak süslü laflarla bezenmiş vizyon ve misyonlarını çıkarıp sonra çerçevelettirip duvarlara asmaları… Ruhunuzu kaybettiğinizin en büyük göstergesi bu “heyecan”eksikliği, samimiyetsizlik… Sonuçta yaşam enerjisi de böyle kayboluyor. O yüzden yaşam amacını, heyecanını kaybeden insanlar onu tekrar bulabilmek için kendilerini psikologlarının, falcılarının önünde, kitapçılarda “quantum düşünce” tekniklerinde veya Deepak Chopra’nın “aydınlanmanın sırları” konferanslarında buluyorlar… Şirketlerde farklı danışmanlardan veya reklam ajanslarından yardım almaya çalışıyor.

Acele Yavaşla!  Önce “Just Be It”…

İnsanlar sürekli bir şeyler yaparak, koşturarak, var olmaya çalışıyor… Zaman çok kıymetli ve ne kadar çok “yaparsak” o kadar başarılı oluruz yanılgısı içinde kendimizi sürekli meşgul ediyoruz. Yani “olmak” yerine “yapmak”… Aslında her ikisi birlikte var olmalı… Ama şu anda, özellikle de kriz zamanlarında şirketler kendilerini eskisinden daha fazla “yapma” yoluna adadı. Bir taraftan da kriz bizi durmaya ve sorgulamaya zorluyor aslında… Ama doğaya ve kendine savaşta üstad olan insan bu mesajı bile algılamakta güçleniyor, daha da fazla koşturursa bir şeyleri değiştirebileceği inancında…

Birileri bazı şeyleri daima bizden farklı yapacaklar, onlara benzemeye veya onların pazar paylarını almaya çalışmak yerine, kendi yapabileceklerimizi en iyi şekilde yapmaya çalışmalıyız… Eğer ortaya çıkış sebebimiz artık bugün için geçerli değilse, kendimizi yeniden yaratmalıyız… Aynı Lego oyunundaki gibi – size bazı parçalar verilir ve en güzel uçağı yaparsınız onlarla… Bir hafta sonra ek parçalar gelir ve bu ek parçalarla sizin roket yapabilme şansınız vardır… Ama yaratmış olduğunuz uçağa o kadar âşık olmuşsunuzdur ki, kıyamazsınız onu paramparça etmeye… Onca emek, onca uğraşı ve de kayıp korkusu da vardır bir yerlerde ‘ya yapamazsam? sonuçta karar verirsiniz – ve bu ek parçaları hâlihazırda var olan uçağa eklersiniz… Ortaya uçaktan bozma şizofren bir roketçik çıkar… Piyasada endüstriyel çağdan kalma birçok şirket var örnek olarak aynı bu bocalamada olan… Yani tam olarak ne olduğu belli olmayan uçak-roketler… Moda neymiş diye bakıp, son CRM’i programını alan, finansal moda çalışmaları yaptıran, son yönetim mantrası neyse bir yerlerde okuyup şirkette çalışanlara öğreten, garip tasarımcılarla çalışan, meşhurları kullanan, en büyük prodüksüyon bütçelerini harcayıp müthiş reklam filmleri çektiren… Ama maalesef çanlar onlar için çalıyor…  Ruhunu kaybeden şirketler yaşam evrimindeki yerlerini yeni ruhu, hikayesi olan mini şirketlere bırakıyor… Bunun tek sebebi, sıfırdan yaratanlar temiz, sade, safsatasız, değişen dünyanın ihtiyaçları doğrultusunda olan gerçek anlamda misyon sahibi olan girişimler… Amaçları dünyayı değiştirmek, daha iyi bir şeyler yapmak… Yeni doğan bebekler gibi… Halbuki çok daha fazla tecrübesi, bilgeliği ve gücü olan şirketler ve markalarda kendilerini yenileyebilir… Tek yapmaları gereken “farkındalık”larını artırmak – yani dışarı değil önce içeri bakmak. Kurumsal politikalardan arınmış bir şekilde yapılan işlerden gerçekten o misyoner heyecanı duymak…

Taklit Etme, kendin ol, samimi ol, gerçek ol…Ve yaptığın şey işe yarasın…

Son yüzyılın üretim ve tüketim toplumunun kahramanları ise markalar- Coca Cola’lar, Levi’s lar, Marlboro’lar, Microsoft’lar, Prada’lar, Dove’lar, Sony’ler- yani insanın mutluluk arayışında ona mutluluk vaadi veren, kendisini tanımlamasına yardım eden semboller. Dünya köyünün, dünya markaları..

Değişim ve uyanış kaçınılmaz… O yüzden değişen dünya ve gelişen ihtiyaçlar yeni kahramanlar ortaya çıkarıyor. Coca-Cola’nın mutluluk vaadine karşı, Jones Soda 2000 senesinde (www.jonessoda.com/files.about.php) tam 120 sene sonra alternatif bir bakış açısı ile karşımıza alternatif kanallarda, alternatif söylemlerle çıkıyor. .. Daha gerçek, daha samimi bir hikaye vermeye çalışıyor. Artık başarılı olmak için Coca-Cola gibi olmaya gerek yok, çünkü artık Jones Soda’lara da yer var… Jones Soda kendini tutkusuyla ön plana çıkarıyor. “Hadi küçük adımla koş ve biraz değişim yarat” diyor. Kendin ol! Samimi ol, yaptığın şey gerçekten işe yarasın…

İnsanlar doğuyor, büyüyor, ölüyor… Şirketler ve markalarda doğuyor, büyüyor ve ölüyorlar. Sonsuzluktan gelip, sonlu bir vücut içinde olmamın paradoksu ile yakalanmış olanlar ise sürekli “yeniden doğarak” sonsuzluğu yakalayabiliyorlar. Onlar ölseler dahi kolektif toplum bilincinin içerisinde bizim için hala yaşıyorlar. Onlar işte bizim kahramanlarımız… Maryln Monroe’lar, Frank Sinatra’lar, Picasso’lar, Mandela’lar, Gandhi’ler, Sheakesper’ler, Mevlana’lar, Sinbad’lar… İyi veya kötü bizi kendi içimizdeki kahramanla buluşturanlar…

“Canında bir can var o canı ara. Beden dağında bir mücevher var,

o mücevherin madenini ara. A yürüyüp giden sufi gücün yeterse ara.

Ama dışarıda değil, aradığını kendinde ara… Madendeki inciyi aradıkça, madensin. Ekmek lokmasına heves ettikçe, ekmeksin. Şu kapalı sözü anlarsan, anlarsın herşeyi – Neyi arıyorsan ‘O’sun sen!

                                                                                    Mevlana Celaleddin Rumi”

Her zaman geçerli olacak 7 trend

Kendimizi gerçekleştirme yolunda bizimle birlikte aynı frekansta, aynı değerlerde, aynı amaçlarda birleşebilen, ve bu yolculuğumuzu kolaylaştıracak insanlar, şirketler ve markalar var olabilecek… 21. yy’dan ileriye bakarken içinde yaşadığımız karmaşada öne çıkan 7 ana trend:

Samimiyet, gerçeklik – Anlam arayışı – ifade – bağlantı ve içten ilişki – sadelik “az daha fazla” – bütünlük, güzellik ve duygu – eski yeni “yeni”

Kendini gerçekleştirme yolunda kişiler, şirketler ve markalar için Maslow’dan 7 öneri

Her şeyi bir çocuk gibi coşku ve konsantrasyonla içselleştirerek gerçekleştir, yaşa.

Yapmak istediklerin için hayal kur ve çok çalış – ancak büyük arzular içimizde değişim için gereken gücü uyandıracak. Basmakalıp ve güvenli görünen kutulardan çık, yeni olasılıklara açık ol,  yeni şeyler dene. Bir şeyleri değerlendirirken çoğunluğun sesini değil, kendi iç sesini, kalbinin sesini dinle. Görüşlerin, çoğunluğun görüşleriyle aynı değilse gözden düşmeye razı ol. Kendi kalıplarını sapta ve bunlardan vazgeçme cesaretine sahip ol. Kendine inan, dürüst ol. Kendinin, başkalarının ve içinde yaşadığın dünyanın sorumluluğunu al.

                                                                                                                                         Ece Şirin

 

Yorum yapın